TÜRKİYE, BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ve ULUSLARARASI YARGI

1 Posted by - 9 Eylül 2015 - Akademik Makaleler

Prof.Dr.Rona AYBAY

 

Dünyanın acı gerçeklerindendir: doğal zenginliklerin ve stratejik noktaların “güçlü” devletler arasında paylaşımından doğan çekişmelerin doruğa   ulaşması, büyük savaşlara yol açar. Birinci Dünya Savaşı da, İkinci Dünya Savaşı da böyle başlamıştır.

 

Milyonlarca insanın ölmesine yol açan, sağ kalanların da hayatlarını zehir eden savaşlar, bir yandan halklar arasında nefreti körüklerken ;öte yandan da barış özlemlerini güçlendirir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının ardından kurulan iki örgüt , Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler bu özlemlerin eseri sayılabilir. Her iki Örgütün kuruluş belgelerinde dünyada barışı egemen kılmak temel amaç olarak belirtilmiştir.

 

Milletler Cemiyeti, bu amacı gerçekleştirmede yetersiz kalmış, kurulmasına yol açan Birinci Dünya Savaşından çok daha büyük acılara yol açan İkinci Dünya Savaşına engel olamamıştır. Milletler Cemiyeti’nin acizliğini, Ünlü romancımız Yakup Kadri Karaosmanoğlu şöyle betimler: “Genç yaşında bürokrasi illetiyle elden ayaktan düşmüş, amelimanda (yaşlı,işlemez) bir bünye…O, hadiseleri önleyeceği , istediği yana yönelteceği yerde, hadiseler onu, arkalarından sürükleyip durmaktadır.”[1]

 

İkinci Dünya savaşı sonunda kurulan ,yani 60 yıla aşan bir süredir var olan BM’in, gerek üye sayısı dolayısıyla kapsadığı coğrafi alan gerek doğrudan yada UNESCO,UNİCEF, Dünya Gıda Örgütü gibi yan organları eliyle ilgilendiği konuların çeşitliği açısından dünyanın en büyük uluslararası örgütü olduğu kuşkusuzdur.

 

BM’in hangi amaçlarla kurulduğu, BM Antlaşmasının (Anayasasının) Giriş bölümünde ve ilk iki maddesinde açıklanmıştır. Burada “iyi komşuluk anlayışı içinde, birbiriyle barışık olarak yaşamak” , “barış ve güvenliği korumak için güçleri birleştirmek” ve “ortak yarar dışında silahlı kuvvet kullanılmasına başvurmamak”[2] gibi ilkelere yer verilmiştir.

 

Birleşmiş Milletler Örgütü’nün bu noktadaki durumu nedir? Zaman zaman eşiğine gelinmiş olsa da, Üçüncü Dünya Savaşı çıkmış değildir. Bunda, Birleşmiş Milletlerin olumlu rol oynadığı yadsınamaz.

 

Ancak, İkinci Dünya Savaşının son ermesinden yani, Birleşmiş Milletler Örgütünün kurulmasından bu yana, dünyanın çeşitli yörelerinde, küçük ve orta   büyüklükte   savaşlar hep süregelmiştir. Birleşmiş Milletlerin bu “küçük” çaplı savaşları önlemekte yetersiz kaldığı bir gerçektir. Ama, BM savaşların başlamasına engel olamamışsa da , savaşları sona erdirmek, savaşan taraflar arasında ateşkes sağlamak, Barış Güçleri oluşturarak tarafları birbirinden ayırmak gibi işlevlerde, belli durumlarda sınırlı başarılar sağlanabilmiştir.

 

ABD, Birleşmiş Milletler (BM) Örgütünün kurulmasına öncülük etmiş ve destek olmuştur. Ancak, 2003 yılındaki Irak saldırısı aşamasında, ABD nin Birleşmiş Milletlere açıkça sırtını döndüğü görüldü. Oysa, daha önceleri BM Örgütü, hep ABD nin işini kolaylaştıran bir aygıt olmuştu. ABD bu aygıtı bazen, kendisine doğrudan destek sağlayan bir biçimde kullanmış, ya da örneğin, ABD nin Fransızlardan devraldığı Vietnam saldırı savaşında Birleşmiş Milletlerin hareketsiz kalmasını sağlayarak , bu örgütten dolaylı biçimde yararlanmıştır. Başka bir deyişle, örneğin 1950 deki Kore savaşında istediği sonucu alacağından emin olduğunda Birleşmiş Milletleri devreye sokmuş; zaman zaman da, Birleşmiş Milletleri “devre dışı” bırakarak istediği sonuca ulaşmaya çalışmıştır. Bu devre dışı kalışlarda, Birleşmiş Milletlerin de , üstü örtülü kabulü vardır.

 

Irak’a karşı başlatılan saldırı savaşında da, Birleşmiş Milletler Örgütü, devre dışında ve etkisiz bir durumda kalmıştır. Bu kez, ABD nin ve İngiltere başta olmak üzere onu izleyen devletlerin davranışı, her türlü diplomatik incelikten yoksun tam bir “hiçe sayma” olarak dünyanın gözü önünde yaşanmıştır. ABD, Birleşmiş Milletler kararına gerek olmadığına kendisi karar verip, “Irak halkını zulümden kurtarmaya” ve ülkeye “demokrasi ve özgürlük getirmeye” kendisi girişmiştir. Bu arada, Irak’a saldırıyı “meşrulaştıracak” temel gerekçe olarak ortaya atılmış olan Irak’ın elinde kitle imha silahları bulunduğu savının da gerçeğe uymadığı açıkça belli olmuştur. Bu yönde bir kanıt veya belirge bulmuş olsalardı, herhalde bunu dünyaya çoktan ve gürültülü biçimde duyururlardı.

 

 

 

 

 

 

BM’in kuruluşu aşamasındaki bazı sorunlu noktalar

 

BM’in, gerek üye dolayısıyla kapsadığı coğrafi alan gerek doğrudan yada UNESCO,UNİCEF, Dünya Gıda Örgütü gibi yan organları eliyle ilgilendiği konuların çeşitliği açısından dünyanın en büyük uluslararası örgütü olduğu kuşkusuzdur.

 

BM’in hangi amaçlarla kurulduğu, BM Antlaşmasının (Anayasasının) Giriş bölümünde ve ilk iki maddesinde açıklanmıştır. Burada “iyi komşuluk anlayışı içinde, birbiriyle barışık olarak yaşamak” , “barış ve güvenliği korumak için güçleri birleştirmek” ve “ortak yarar dışında silahlı kuvvet kullanılmasına başvurmamak”[3] gibi ilkelere yer verilmiştir.

 

26 Haziran 1945’te San Fransisko’da imzalanan BM kuruluş belgesi ,yeterli sayıda devletçe onanması üzerine 24 Ekim 1945 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

 

Nazi Almanya’sı, bu belgenin imzalanmasından bir ay kadar önce yenilgi’yi resmen kabul etmiş ve Müttefiklere teslim olmuştu ama Japonya, savaşa devam ediyordu. Japonya, ABD uçaklarınca önce Hiroşima’ya (6 Ağustos 1945) ve ardından Nagazaki’ye (9 Ağustos 1945) atom bombalarının atılması üzerine teslim olmuştur. Bu bombalar, insanlığı ilk kez nükleer bir felaketle karşı karşıya getirmişti. O zamana kadar görülmemiş ölçüde büyük ve kalıcı etkiler yaratan bu durum karşısında Japonya da 2 Eylül 1945 tarihinde resmen teslim olmuştur. BM örgütünün kurulmasında öncülük etmiş olan ABD’nin, Japonya’yı dize getirmek için Hiroşima ‘ya nükleer bomba atarak sivil halkı nükleer bir felakete uğratması üstelik bunu üç gün sonra Nagazaki’de de yinelemesi, BM Antlaşmasının barışçıl ve insancıl amaçlarıyla bağdaşır bir durum sayılabilir mi? Pek üzerinde durulmayan bu olgu, BM’in kuruluş aşamasında bir “ahlaki” sorun yaratmıştır.

 

BM Örgütünün kuruluş aşamasında, “tutarsız” giderek “ikiyüzlü” denilebilecek başka davranışlar da yok değildir. BM Antlaşmasına göre, üyelik ancak , bu Antlaşmayla öngörülen yükümlülükleri yerine getirmeye istekli ve yetenekli devletlere açık olacaktı. Oysa, BM’e kurucu üye olarak çağrılanlar arasında, “devlet” olma nitelikleri ve dolayısıyla “bağımsız”lıkları tartışmalı “devletler” vardı. Kuruluş aşamasında , “beş büyükler” denilen (ABD,Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık ,Çin,Fransa) devletler ve özellikle de en güçlü iki devlet ABD ve Sovyetler arasında pazarlıklar yapıldığı anlaşılmaktadır. BM’lere üyelik için gerekli koşullara sahip oldukları çok tartışma götürecek bir takım devletler, bu pazarlıklar sonucunda “kurucu üye” olmuşlardır. Örneğin, Filipin,fiilen ABD işgali altında iken , Hindistan da, İngiliz sömürgesi statüsünden kurtulmamışken “kurucu üye” yapılmıştır. Öte yandan, Sovyetler Birliği’ni oluşturan Cumhuriyetlerden ikisinin (Ukrayna ve Beyaz Rusya) kurucu üye yapılması da sözgötürür bir durumdur. Bu iki üyelik, Sovyetlerin, kendi denetimindeki devletlerin sayısını arttırma isteğinin bir sonucudur.Ayrıca, Kurucu üye olarak alınan Polonya’nın durumu da ilginçti;bu ülke Nazi işgalinden Sovyet silahlı kuvvetlerinde kurtarılmıştı ve ancak Sovyet desteğiyle ayakta durabilen bir hükümetçe yönetiliyordu.

 

Öte yandan, kurucu üye olarak kabul edilen Suudi Arabistan’ın, BM Antlaşmasının “BM ilkelerinden olan “cinsiyet yada din ayrımı gözetmeksizin herkesin insan haklarından eşit olarak yararlanması” ilkesine ne ölçüde uyduğu da tartışılmalıydı[4]. Aynı durum, halkın siyah derili çoğunluğunu dışlayan ve ezan ırkçı Güney Afrika Cumhuriyeti için de sözkonusuydu. Nitekim, BM kurucu üyesi olan bu iki devlet de , üç yıl kadar sonra İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin BM Genel Kurulunda oylanması sırasında “çekinser” oy kullanmışlardır[5].

 

 

 

Türkiye nasıl BM üyesi oldu?

 

İkinci Dünya savaşında, Nazi Almanya’sı – Japonya ittifakının karşıtı olan “demokrasi” cephesini oluşturan ABD, Sovyetler Birliği ve Birleşik Krallık (İngiltere), daha savaş sürmekte iken, savaş sonrasında Milletler Cemiyeti’nin yerini alacak bir örgütün kurulması konusunda anlaşmışlardı. Savaşın Nazi Almanyası-Japonya ittifakının yenilgisiyle sonuçlanacağının anlaşılması üzerine, 26 Haziran 1945 günü ABD’nin San Fransisko kentinde bir uluslararası konferans toplanmış ve BM Örgütünün kurulmasına ilişkin uluslararası antlaşma imzalanmıştır.

 

Bu konferans, savaşın “galipler” tarafındaki devletlere açıktı; yani, katılmak için 1942 yılında Müttefiklerce yayımlanmış olan Birleşmiş Milletler Bildirisini kabul etmek ve Almanya ve Japonya’ya harp ilan etmiş olmak gerekiyordu. Türkiye, Savaşın galiplerinin kim olacağının anlaşılmasından sonra bu gereği yerine getirdi; önce Almanya ile (2 Ağustos 1944) ve sonra da Japonya ile (3 Ocak 1945) siyasi ve iktisadi ilişkilerin kesildiği” ilan edilmiş ; bunu 23 Şubat 1945 günü TBMM’nce Almanya ve Japonya’ya harp ilanı kararı alınması izlemiştir[6].

 

Savaşın son aylarında, uluslararası düzeyde yaşanan ve Türkiye’nin geleceğinin biçimlenmesi bakımından çok önemli olan gelişmeler arasında bu savaş ilanı sadece “simgesel” bir anlam taşıyordu. Zaten bir tek el bile silah atılması sözkonusu değildi. Belki de bu yüzden, bu “savaş” halkın dikkatini çekmiş görünmemektedir.

 

Bu savaş ilanı ile birlikte 1 Ocak 1942 tarihli Birleşmiş Milletler Bildirisinin de kabul edilmesi, Türkiye’ye BM Antlaşmasının hazırlanacağı San Fransisko Konferansına katılmak ve BM Örgütünün kurucu üyeleri arasında yer almak olanağı vermiştir.

 

Şu sıralarda BM Güvenlik Konseyi’nin “sürekli olmayan” üyeliklerinden birine seçilebilmek için bir kampanya yürütmektedir. Türkiye ,iki yıl süreli bu üyeliğe daha önce 1951-1952, 1954-1955 yılları için seçilmiş; 1961’de de dönemin bir yılında bu görevi yapmıştır[7]

 

 

 

                     Uluslararası yargı yetkisi ve BM

 

 

 

Dünyadaki mahkemelerin sayı olarak çok büyük bir çoğunluğunu “ulusal” mahkemeler oluşturur. Bir ulusal mahkeme, yargı yetkisini, devletinin anayasasından alır. Bizim Anayasamıza göre “yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır” (m.9) hükmü ve “Yargı” başlıklı Üçüncü Bölümündeki düzenlemeler buna örnektir.

 

Buna karşılık, dünyada, sayıları az da olsa önemli görevleri olan “uluslararası” nitelikte yargı organları da vardır; bunlar, yargılama yetkisini bir “ulusal” anayasadan değil, ilgili bir uluslararası antlaşmadan alır.

 

Uluslararası yargı işlevi gören organlar çeşitli açılardan tasnif edilebilir; Örneğin , yargı yetkisini kullanma biçimler bakımın bu organlar   tam anlamıyla “mahkeme” niteliğindeki kuruluşlar ile hakemlik (tahkim) yoluyla davaları çözüme bağlayan kuruluşlar olarak ikiye ayrılabilir.Hakemlik (arbitration) Kurulları, ancak tarafların anlaşmasıyla önlerine getirilen ihtilafları, yargı-benzeri (quasi-judicial) bir yetki kullanarak çözüme bağlar.

 

Uluslararası Mahkemeler, bir başka açıdan da, başvurucuların niteliğine göre ikiye ayrılabilir: Uluslararası mahkemelerin çoğu, sadece “devletler” tarafından açılan davalarda yetkilidir. Buna karşılık, örneğin AİHM’ne “herkes”in başvurma (dava açma) hakkı vardır.

 

Bir başka ayrım, mahkemelerin coğrafi yetki alanı bakımından yapılabilir. AİHM, Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi gibi kuruluşlar, adlarının da gösterdiği gibi sadece belli bir bölgede işlendiği iddia edilen insan hakkı ihlalleriyle ilgili davalara bakar. Buna karşılık Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAAD’nın) yetki alanı bütün dünyayı kapsar.

 

Başka bir açıdan , mahkemeler, baktıkları davalarda sözkonusu olan uyuşmazlıkların konularına göre: İnsan Hakları Mahkemesi, Ceza Mahkemesi, Deniz Hukuku Mahkemesi gibi türlere ayrılır.

 

Bu makalenin konusu bakımından önemli olan uluslararası mahkemeler, BM örgütü ile doğrudan ilgili olanlardır. Aşağıda, bunlardan üç tanesi üzerinde özet bilgiler veriyoruz.

 

Bunların,birincisi Uluslararası Adalet Divanı (UAD), BM Örgütünün kuruluş belgesi olan Antlaşma ile kurulması öngörülmüş (m.92-96) ayrıca BM Antlaşmasına ek olarak kabul edilmiş olan “Uluslararası Adalet Divanı Statüsü” ile ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Statünün 1. maddesinde de belirtildiği gibi   “Birleşmiş Milletlerin başlıca adli organı”dır. (m.1). Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Raunda Uluslararası Mahkemesi ise, BM Güvenlik Konseyince alınmış kararlar uyarınca oluşturulmuştur.

Ama önce, BM ile “organik” ilişkisi oylan Uluslararası Ceza mahkemesi konusunda çok özet bir bilgi vermek yerinde olabilir.

 

Uluslararası Ceza Mahkemesi

Uluslararası Ceza Mahkemesinin kuruluşunu sağlayan 17 Temmuz 1998 tarihli Roma Antlaşmasının 60. devletçe onaylanması üzerine Mahkeme Temmuz 2002’de kuruluşunu tamamlamıştır. Başlangıçta böyle bir mahkeme kurulması fikrini destekleyen ABD’nin , Roma Konferansında “deyim yerindeyse- son dakikada desteğini çekmesi , Mahkemenin oluşumunda bazı güçlüklere yol açmıştır. Halen bu Mahkemeyi kuran sözleşmeye taraf devletlerin sayısı 100’ü aşmış durumdadır.

Mahkemeyi kuran Roma Sözleşmesinin hazırlıkları BM Örgütü içinde başlamış olmakla birlikte, bu mahkemenin, BM ile ilgisi öteki üç mahkemeye göre zayıftır. Çünkü bu mahkemeye varlık kazandıran uluslararası sözleşme bağımsız bir belgedir dolayısıyla BM ile Mahkeme ile BM arasında organik bağ yoktur. Bununla birlikte, Mahkemenin etkin biçimde çalışabilmesi için, BM ile işbirliğini gerektiren yönler vardır .Örneğin, BM Güvenlik Konseyi de, Mahkeme önünde dava getirebilmektedir.Öte yandan, Güvenlik Konseyi, “siyasal” ve “diplomatik” açılardan gerekli gördüğü hallerde Mahkemeden belli bir süre için, belli bir olayla ilgili işlemleri durdurmasını isteyebilmektedir. BM’in Mahkemeye bilgi sağlama ve lojistik destek vermesi de önemlidir. Mahkemenin BM ile ilişkisinin, Mahkemeyi kuran sözleşmeye taraf devletlerinden oluşan Kurul ile BM arasında yapılacak bir anlaşma ile kurulması öngörülmüştü(m.2). Bu anlaşma 23 Kasım 2006 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

 

 

18 yargıçtan oluşan Mahkemenin yargıçları, taraf devletlerin temsilcilerinden oluşan Kurulca , katılan devletlerin üçte ikisinin oyuyla seçilecektir. Dolayısıyla, BM’in örgüt olarak, yargıç seçimiyle doğrudan bir ilişkisi yoktur.

 

 

Bu konuyla ilgili olarak Türkiye’nin durumu, oldukça ilginçtir. Türkiye 100 ‘ü aşkın sayıda devletin taraf olduğu Roma Sözleşmesi’ne taraf değildir. Ancak, 2004 yılında yapılan bir Anayasa değişikliğiyle, AY m. 38 son/f hükmü şöyle düzenlenmiştir: “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere, vatandaş suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.”

Bir tek tümceden oluşan bu fıkraya birden çok yanlış sığdırılmış görünmektedir:

Fıkradaki “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler ” ibaresi , tam bir özensizlik örneğidir. Burada söylenmek istenilen –henüz taraf olunmamış- Uluslararası Ceza Mahkemesinin (Divanının) kurulmasına ilişkin Sözleşme olmalıdır. Türkiye, bu fıkra Anayasay eklendiğinde Uluslararası Ceza Mahkemesini (Divanını) kuran sözleşmeye taraf değildi; bugün de değildir. Dolayısıyla , “taraf olmaktan” doğacak herhangi bir yükümlüğünden söz edilemez.

 

 

Uluslararası Adalet Divanı

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, UAD, BM Örgütünün başlıca adli organı olarak kurulmuştur. Hollanda’nın Lahey kentinde çalışan Divan 15 yargıçtan oluşur. Yargıçların ,”yüksek ahlaki karaktere” ve kendi ülkelerinde en yüksek adli görevlerin yerine getirilmesi için gerekli koşullara” sahip olmaları beklenmektedir. Yargıçlar dokuz yıllık bir süre için, BM Genel Kurulunda ve Güvenlik Konseyinde yapılan seçimlerle belirlenir. Seçilebilmek için, her iki organda da, salt çoğunluğun oyunu almak gerekir. Süre sonunda yeniden seçilmek olanaklıdır. Aynı devletin uyrukluğunda bulunan birden fazla kişinin aynı anda yargıçlık görevinde bulunması yasaktır. Seçim Bu işlerinin yönetimi BM genel Sekreterince yürütülür.

 

Bu seçimlerin ilginç bir özelliği olarak şu nokta belirtilebilir: BM Güvenlik Konseyinde , “sürekli üyeler”in ayrıcalıklı bir konumu vardır. Bunlardan birinin olumsuz oyu, karar alınmasını engeller. İşte bu durum, UAD’na yargıç seçiminde sözkonusu değildir.

 

15 yargıç arasında,UAD önündeki bir davada taraf olan bir devletin uyrukluğundaki bir yargıç yoksa , ilgili o davada görev yapmak üzere bir “ad hoc “ yargıç belirler.

 

UAD’nın yargılama yetkisi, devletler arasındaki davalarla sınırlıdır. Başka bir deyişle, “devlet” niteliği taşımayan kişiler ve kuruluşlar UAD önünde dava tarafı olamaz. Divan, ilke olarak, Statüye taraf olan devletlere açıktır, ancak öteki devletler de uluslararası antlaşmaların hükümleri gereğince yada Güvenlik Konseyince belirlenecek koşullarla açık olabilir (m.35). Divanın “yetki alanı” yani bakacağı davaların konusu bakımından bir sınırlama yoktur. ,

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uluslararası Adalet Divanı

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, UAD, BM Örgütünün başlıca adli organı olarak kurulmuştur. Hollanda’nın Lahey kentinde çalışan Divan 15 yargıçtan oluşur. Yargıçların ,”yüksek ahlaki karaktere” ve kendi ülkelerinde en yüksek adli görevlerin yerine getirilmesi için gerekli koşullara” sahip olmaları beklenmektedir. Yargıçlar dokuz yıllık bir süre için, BM Genel Kurulunda ve Güvenlik Konseyinde yapılan seçimlerle belirlenir. Seçilebilmek için, her iki organda da, salt çoğunluğun oyunu almak gerekir. Süre sonunda yeniden seçilmek olanaklıdır. Aynı devletin uyrukluğunda bulunan birden fazla kişinin aynı anda yargıçlık görevinde bulunması yasaktır. Seçim Bu işlerinin yönetimi BM genel Sekreterince yürütülür.

 

Bu seçimlerin ilginç bir özelliği olarak şu nokta belirtilebilir: BM Güvenlik Konseyinde , “sürekli üyeler”in ayrıcalıklı bir konumu vardır. Bunlardan birinin olumsuz oyu, karar alınmasını engeller. İşte bu durum, UAD’na yargıç seçiminde sözkonusu değildir.

 

15 yargıç arasında,UAD önündeki bir davada taraf olan bir devletin uyrukluğundaki bir yargıç yoksa , ilgili o davada görev yapmak üzere bir “ad hoc “ yargıç belirler.

 

UAD’nın yargılama yetkisi, devletler arasındaki davalarla sınırlıdır. Başka bir deyişle, “devlet” niteliği taşımayan kişiler ve kuruluşlar UAD önünde dava tarafı olamaz. Divan, ilke olarak, Statüye taraf olan devletlere açıktır, ancak öteki devletler de uluslararası antlaşmaların hükümleri gereğince yada Güvenlik Konseyince belirlenecek koşullarla açık olabilir (m.35). Divanın “yetki alanı” yani bakacağı davaların konusu ,

[1] Zoraki Diplomat, ikinci bası, İletişim 1998,s.144

[2] Ancak, bu durum, bir devletin silahlı saldırıya uğraması halinde “meşru savunma”hakkını ortadan kaldırmaz (madde 51).

[3] Ancak, bu durum, bir devletin silahlı saldırıya uğraması halinde “meşru savunma”hakkını ortadan kaldırmaz (madde 51).

[4] 1932 yılında Suudi Arabistan adını alan krallık1931 yılında Hicaz ve Nejet Krallığı adıyla kurulmuş , ABD ile bir dostluk ve seyrüsefain antlaşmaya bağıtlamaya hazır olduğunu bildirmesi üzerine , ABD’ce tanınmıştır. Bu tanımada, petrol zenginliğinin başlıca rolü oynadığını tahmin etmek güç olmasa gerektir. Nitekim, ABD şirketi ARAMCO’ya , ülkedeki petrol zenginliklerden “münhasır” yararlanma ayrıcalığı tanınmıştır. Bkz.AYBAY, Rona; Kamusal Uluslararası Hukuk Açısından Devletin tanınması,Maltepe Üniv. Hukuk Fak. 2006/2

[5] Sovyetler Birliği ve onun izindeki devletler de, Bildiriyi, “soyut” nitelikte olduğu ı ve yeterince gerçekçi olmadığı için “çekinser “oy kullanmışlardır. Bkz. AYBAY, Rona; Açıklamalı İnsan Hakları Evrensel Bildirisi,TBB yay. 2006.

[6] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. AYBAY, Rona; Az Bilinen Bir tarihsel Olgu:Türkiye’nin Japonya’ya Savaş İlan Etmesi, Bilgi ve Bellek ,İstanbul Bilgi Üniv. yay. yıl 1,sayı 2, yaz 2004, s. 144-157.

[7] Yapılan diplomatik pazarlıklar sonunda, önce Polonya üye olmuş ve ilk yılında sonunda istifa ederek Türkiye’nin seçilmesini sağlamıştır.

No comments

Leave a reply